Ayaz İshaki - Üyge Taba (Eve Doğru) Romanına Kısa Bir Bakış

    Çarlık emperyalizminin Türkistan'da başlattığı "yok ol ya da asimile ol" politikası, bölgede müşterek kültürel değerlerle yaşayan Türk, Tatar ve Moğol uluslarının, tarihsel ve kültürel hafızalarını tehdit eden bir süreci başlatmıştır. Mezkûr uluslar, silahlı mücadeleden sonraki süreçte hafızalarını koruma biçimi olarak İslâmiyet'e daha çok sarılmıştır. Milliyetçilik fikri, Osmanlı Türkleri arasında olduğu gibi, Türkistan coğrafyasında geniş bir sahada etkisini hissettirmiştir. Hatta Panturanizm fikri de Türkistan coğrafyasında yetişen entelijansiya aracılığıyla Türkiye Türklerine taşınmıştır. Ayaz İshaki de bu düşünürlerden biridir. 


Ayaz İshaki, Üyge Taba romanının ön sözünde, eserini I. Dünya Harbi'nde Rus askeri sıfatıyla Almanlara esir düşen, daha sonra soydaşları olan Türklerin safında savaşmaya ikna edilerek şehit olan Türkistan gençlerine atfettiğini belirtmiştir. Başkahramanımız Miralay Demir Ali Bey, Türk ordusuna karşı savaşan bir Rus alayını idare etmektedir. Sicili son derece temiz ve başarılarla dolu olan Demir Ali Bey'in ruhu derin bir huzursuzluk içerisindedir. Zihninin boşta kalması işkence gibidir. Uyumaya çalışır ancak düşünceler onun uykusunu zindan etmektedir. Bir anda tahayyülünde Erzurum, Trabzon, Bağdat, Musul ve diğer Türk şehirleri canlanır ve âdeta ona hesap sormaktadır. Miralay Demir Ali Bey'in yaşadığı dram, Shakespeare'in Hamlet'iyle yarışırdı: "Haritanın orasına burasına iğnelenmiş ufak bayrakların temsil ettikleri askerlerin yerlerini, hareketlerini görür gibi buradaki top seslerini, çocukların ağlamasını, annelerin ah ve feryatlarını işitir gibi oldu. Kalbinin derin köşesi yeniden sızladı. Bunun üzerine tam bir asker çevikliği ile yerinden sıçradı. Onu yakıp kavururcasına muazzep eden ağır düşüncelerden kurtulmak için odanın içinde iri adımlarla gezinmeğe başladı. Lâkin bu gezinti de onu teskin etmedi. Pencere karşısına gelip dikildi. Ayın ışığıyla aydınlanmış camiin top mermisi ile delinmiş mihrabı, kör bir adam bakışı ile. Miralayı seyrediyordu. Camiin yan uçmuş minaresi, harpte kolu kopmuş bir adam gibi, gûya sallanıyor ve gûya Miralayı göstererek bir şeyler söylüyordu. Camiin etrafındaki yanmış, yıkılmış ve damları çökmüş Türk evleri ve Türk yuvalan da Miralayın karşısında yarasının acısıyla ağlayan, inleyen ve dert yanan gibi görünüyorlardı." Bu sahneden sonra Miralay, harap olmuş bir minareyi temaşa ederek vicdanının muhakemesinde kendine hesap soruyor ve diyordu ki: "Kim bilir şu minare, yüz yıllardan beri ezan sesini semalara 10 yükselten şu minare, belki de benim emrimle atılan topla yaralanmıştır. Kim bilir, belki de şu mihrap, asırlardan beri insanlara gönül kuvveti, can rahatı telkin eden şu mihrap benim askerlerim tarafından yıkılmıştır. Bu evlerin ve bu yuvaların içindeki mes’ut aile ocakları belki de benim kıtalarım tarafından söndürülmüştür. Şu yüzlerce, binlerce günahsız Türk anaları, Türk yavruları belki, benim tarafımdan öldürülmüştür.."

    Azılı bir katil gibi günahlarından kaçan Miralay, nefes almak için dışarıya çıktığında uzaklardan gelen top seslerini duyar duymaz kendine gelir gibi oldu. Buna rağmen günahı yakasını bırakmıyordu, Miralay'a soruyordu: "Bu toplar kimi yaralıyor ya da öldürüyor?" Miralay'ın içine düştüğü buhran, top ve mermiden daha kuvvetliydi. Vicdanını rahatsız eden bu kuvvete karşı mukavemet etmekte güçlük çekiyordu. Bu hâlden kurtulmak için kızı Sevim Bige'nin gönderdiği mektubu okumaya başladı. Kızından aldığı mektupta onu rahatlatmamıştı ancak uykusuna nihayet kavuşmuştu. Fakat uykusunda da rahat değildi. Hülyasında biçare yaralı ve uzuvları kopmuş Türk kadınlarını görür. Böylece acısı, muayyen olmayan bedenlerde somutlaşmış, karşısına dikilmişti. 

    Bu şekilde günler tatsızlığını muhafaza ederek devam ediyordu. Miralay Demir Ali Bey, Tiflis'te bir Türk ailesinin evini ziyarete gitmiştir. Evin kızı Feride, milliyetçilik ateşiyle Türklükten bahsetmekte ancak kardeşi İbrahim tam tersini müdafaa ediyordu. Odesa Üniversitesinde tahsilini tamamlamış olan İbrahim, Sosyalizm fikrini savunmakta ve milliyetçiliğin anlamsızlığını izaha çabalıyordu. Feride'nin vatandan ve milletten bahsetmesi Demir Ali Bey'i oldukça etkilemiştir. Miralay Demir Ali Bey, nihai kararını vermek üzereydi. Bir çılgınlık yapacaktı, bu işin sonunda ölüm baki bir sonuç olacaktı. Miralay, karargahında kendisi gibi soydaşlarıyla harp etmekten dolayı ızdırap çeken askerleriyle anlaştı. Bir gece hep birlikte Türk safına geçeceklerdi. Miralay Demir Ali Bey'in şehadetiyle huzura kavuştuğu son sahne, romanın en etkileyici bölümüdür: "Miralay Demir Ali bir tarafında kızı Sevim Bike, diğer tarafında Feride, olmak üzere Rus bayrağını sürükleye sürükleye gelip öne çıktı ve Türk zabitanına hitaben şu sözleri söyledi: — Biz de sizin gibi Türküz. Düşmanla dört bir yandan ihata edilmiş Türkiye’nin bu ağır günlerinde sizinle beraber, sizin yanınızda bulunmak, anayurt uğrunda canımızı feda etmek için Rus safını bırakarak geldik. Hepimizin kabul edilmesini rica eder ve Türklük uğrunda ifa edilecek emirleri bekleriz. Dedi ve elindeki Rus bayrağım zabitlerin ayaklan altına attı.
— < Yaşasın Türkiye!» Diye bağırdı. Askerler de onun sözlerini tekrar etmek suretiyle cevap verdiler. Gözlerinden akan yaşı zabtedemeyen bir Türk binbaşısı Miralay Demir Ali’nin yanına gelip onu kucakladı. Senelerden beri görüşmeyen ağabey ve küçük kardeş, beklenmedik bir zamanda ve beklenilmeyen bir yerde tesadüfen yüzyüze gelmişler gibi birbirini bağırlarına bastılar, kucaklaştılar, öpüştüler, bir daha kucaklaştılar ve bir daha öpüştüler. Yaş akan gözlerinde sevinç ve saadet gülümsedi ve gözyaşlariyle gülümsemeler birbirlerine karıştı. Onun arkasınca zabitan yeni gelen kardeşleriyle görüştüler, öpüştüler. Yalnız Türk bayrağını tutmakta olan Feride 
le Sevim Bike’yi karşılayan olmadı. Onların uzak yerlerden gelmelerini tebrik edecek, Rus esaretinde geçen bu uzun kara günlerini soracak hemşire, ablaları bulunmadı. Onlara kimse analık ve hemşirelik busesi vermedi. Bu anda Türk müzikası işitildi. Ordu marşı çalmıyordu. Müzika biter bitmez binbaşı yüksek bir yere çıktı ve:
— Kardeşler, dedi, Rus boyunduruğundan kurtulup anayurda kavuşmak münasebetiyle ben sizin hepinizi tebrik ederim. Dört bir taraftan düşmanla ihata olunan bu memleket Türk yurdudur. Bu yalnız bizim vatanımız değil, aynı zamanda sizin de yurdunuzdur. Bizim kara günlerimizi bizimle beraber paylaşmak için bugün buraya gelen siz kardeşlerimize en bahtiyar günlerimizde de yurdumuz açık olacaktır... Binbaşı sözünde devam edemedi. Selâm vaziyetinde duran Miralay Demir Ali sallandı, titredi ve Feridenin üzerine düştü. Getirilen doktor onu ayılttığı zaman Demir Ali başı ucunda binbaşıyı görür görmez göğsü üzerindeki haritaları ve gizli vesaiki hatırladı ve onları çıkarmak istedi. Fakat takatsiz elinin bu işi beceremeyeceğini görünce gözüyle Feride’ye işaret etti. Feride onları çıkarıp binbaşıya verdi. Demir Ali gülümsedi. Binbaşının o haritaları ve kâğıtları açtığına bakarken onun yüzünden ve gözünden bu gülümseme gitmedi. Mensup olduğu Türk milletinin varlığını korumaktan ve yaşatmaktan doğan bir neş’enin sembolü olan bu gülümseme onun ruhunu tâ göklere kadar götürdü, ölürken de gülerek öldü. Miralay Demir Ali büyük bir hürmet ve askerî merasimle defnedildi. Merhumun getirdiği vesikalar Rusya ve müttefiklerinin harp esrarını meydana çıkardı ve plânlarını altüst etti. Onun cesur süvarileri İngilizlere karşı harbetti. onlardan esirler aldı."

    Ayaz İshaki, Üyge Taba'da Miralay Demir Ali Bey'in dünyası üzerinden, bir ferdin milletinin yok oluşunda etkili bir rol oynamasının karakterinde bıraktığı olumsuz duyguları muvaffakiyetle yansıtmıştır. Bu roman, aynı zamanda sembolik anlatımıyla insanların iç dünyasında yaşadığı kimlik bunalımını, tarihsel olgulara atıflarda bulunarak ele almıştır. Bu eserden sonra Ömer Seyfettin'in Primo Türk Çocuğu hikâyesini de okumanızı öneririm. Dünyadaki tüm Türklerin bir gün özlerine dönmesi dileğiyle...

   Künye: Ayaz İshaki, Üyge Taba (Eve Doğru), Ötüken Yay., İstanbul 1967.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Emir Faysal'ın Filistin Meselesi Hakkındaki Fikri/Karesi Mebusu Ali Galip Efendi'nin Tevkifi

Yıldız Demiriz, Sıradan Bir Aile: Abdülhamit Döneminden Günümüze Sıradan Bir Ailenin Öyküsü.

Enver Behnan Şapolyo - Ergenekon