
Necati Asım Uslu, 1933 yılında Çankırı'da doğmuştur. Babası Ziraat Bankası Müdürü Mustafa Uslu, annesi Zeliha Hanım'dır. Baba tarafı Kandilcioğulları'ndan, anne tarafı ise varlıklı bir aile olan Aşık Musluoğulları'ndandır. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve ortaöğretimi Çankırı, Aksaray, Zonguldak, İstanbul ve nihayet Kastamonu'da tamamlamıştır. 1960'da İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden mezun olmuştur. Çankırı'da Uslu Eczanesi'ni açıp bir müddet idare ettikten sonra politik vazifesi sebebiyle İstanbul'a taşınmıştır. İstanbul'da Aydın Doğan ile birlikte inşaat ve otomotiv ticaretiyle meşgul olmuştur. Uzun yıllar Milliyetçi Hareket Partisi'nde Çankırı İl Başkanlığı, İstanbul İl Başkanlığı, Genel Başkan Yardımcılığı ve Genel İdare Kurul üyesi olarak görev yapmıştır. Uslu'nun Türk diline, kültürüne ve folkloruna merakı şöyle olmuştur: "Dilimize olan özel merakım ve sevgim, beni araştırmacılığa sevk etti. Lise ve yüksek tahsilim sırasında Osmanlıca’ya, Divan Edebiyatı’na, Halk Edebiyatı’na ve eski yeni Türk lehçelerine merak sarmıştım. Tahsilim sırasında öğrendiğim Fransızca’dan pek faydalanamadığım için kendi gayretimle İngilizce’yi de ileri seviyede öğrendim. Arapça için de çok gayret sarfettim ama, istediğim başarıya ulaşamadım. Türk dili ile ilgili araştırmalarım sürerken, 1994 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Kürsüsü’nde Türk kültürü ile ilgili yüksek lisans çalışması yaptım. Aşağı yukarı 200 bin kelime ham malzeme topladım. Ancak bu ham malzemenin sistematik hale getirilmesinin bir insan ömrüne sığacak çalışma olmadığını gördüm. Bu çalışmamın ‘A’ harfi ile ilgili birinci cildini tamamlayıp yayınlayacağım. Eğer birkaç deneyimli elemanla bir ekip oluşturursam o zaman diğer 14 cilt için de çalışma yapacağım." Çankırı Karatekin gazetesinin kurucusudur. 1985'te Türkçe'de Yalnız Göze Ait Deyimler ve Atasözleri kitabı yayınlanmıştır. 2004 yılında Yaran Kültürü ve Çankırı Sempozyumu'na katılarak, "Çankırı Yâran Sohbetleri ve Oğuz Töresi" bildirisini sunmuştur. 2005 yılında Karatekin eli, Yâren Diyarı; Çankırı'dan Sözler eserini yayınlamıştır. Necati Asım Uslu, 6 Temmuz 2008'de İstanbul'da hayatını kaybetmiştir.
Kaynakça:
https://www.ulkucudunya.com/index.php?page=haber-detay&kod=4681
https://www.sozcu18.com/cankirinin-milliyetci-kanaat-onderi-necati-asim-uslu-3033yy.htm
Türkçe'de Yalnız Göze Ait Deyimler ve Atasözleri, Türk Dünyası Vakfı Araştırmaları, İstanbul 1985, ss. 58.
Eserin özeti, Türkiye Türkçesinde kullanılan göze ait deyimler ve atasözlerini bilim dünyasına sunmaktır. Bu eserin noksan tarafı, Türkiye Türkçesi dışında, diğer Türk lehçelerinden örnekler içermiyor oluşudur. Uslu'nun bu eseri yayımlama amacını açıkladığı pasajı çok beğendiğim için buraya ekliyorum: "Türkçe'nin sahib olduğu anlatış zenginliği bariz olarak gözler önüne serebilmek için, tam ve mükemmel bir deyimler çalışmalarımdan bir misal olmak üzere, Türkçe'de göz kelimesiyle yapılan deyim ve atasözlerinden toplayabildiğim kadarını burada sunuyorum." (s. 5).
Bazı deyimler ve atasözlerimiz:
Yağmur (çisilemek): sis taneleri şeklinde ancak yüzde veya ciltte hissedilen yağmur.
Yağmur (sepelemek): çok hafif yağıp geçen yağmur.
(Ahmak ıslatan) yağmur: ehemmiyetsiz gibi görünen aslında bayağı yağan yağmur. Küfelik olmuş: aşırı içmiş.
Zom olmuş: içkiden sızmış, komaya girmiş (s. 3-4).
Çarşının (pazarın, İstanbul'un vs.) gözü kör: Çarşının gözünü kör ettin.
Ağanın gözü ata tımardır.
Yoksulun sözü, yorgunun gözü.
Tavuğun gözü, balığın başı.
Delinin gözü sarhoşun sözü.
Sahibinin gözü tarlaya gübredir.
Aşağı tükürsen yüzüm, yukarı tükürsem gözüm (s. 10-11).
Göz ırak, gönül yakın.
Göz uyur, gönül uyumaz.
Göz terazi, gönüller batman.
Gözden evvel kulak aşık olur (s. 15).
İki gözünün buğuna oturasın.
İki gözden, iki dizden olasın (s.16).
Türk gözünden ısınır.
Köylü dizinden, şehirli gözünden ısınır.
Kızım sana mı inanayım, gözüm sana mı? (s. 40).
Türk'ün karnı doyunca gözü ayakkabılıkta olur.
Abdalın karnı doyar, gözü yolda olur.
Mültezim gibi gözü herkesin malım (s. 46).
Kubbealtı Akademi Mecmûası, Necati Âsım Uslu, Çankırı Yâran Sohbeti ve Oğuz Töresi - I, ss. 57-64, Yıl: 15, Ekim 1986, Sayı: 4.
Kubbealtı Akademi Mecmûası, Necati Âsım Uslu, Çankırı Yâran Sohbeti ve Oğuz Töresi - II, ss. 40-63, Yıl: 16, Ocak 1987, Sayı: 1.
Çankırı'da köklü bir gelenek olan yâran sohbetleri, günümüzde önemini kaybetse de o dönem bölge halkı için önemli bir sosyalleşme aracıydı. Yâran sohbeti, kış aylarına mahsus bir toplantı geleneğidir. Sohbete katılanların yekünü 20 ilâ 25 kişiden oluşmaktaydı. Resmî toplantı günlerine Ocak Günü denmiştir. Bu gün hafta bir defa olmaktaydı. Sohbet toplantısında iki başkan bulunmaktadır Birine Büyük Başağa, diğerine ise Küçük Başağa denmiştir. Sohbete katılım gösteren üyelere Yâran Ağa ya da Yâran denirdi. Bunlardan başka hizmet ve inzibat için tutulan Çavuşlar da vardır. Çankırı'da Yâran Sohbeti oldukça önemliydi. Hatta "Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi, oğlan atadan öğrenir sohbet gezmeyi!" diye bir atasözü dahi söylenmiştir. Bu sohbet, eğlencenin dışında ananeler silsilesi, bir içtimai kültür, ahlak nizamı ve milli disiplinin gençliğe aktarıldığı bir okuldu (s. [I] 57-58). Sohbet günleri nasıl tertip edilirdi? Her yıl sonbahar geldiğinde Çankırı'da akraba, yakın komşu ya da beş on genç aralarında toplanıp o kış sohbet yemeği kararlaştırırlar. Bu sohbet için kendilerine bir Başağa ararlar. Başağalık, eşraftan sözü dinlenen kişilerden yahut varlıklı kişilere teklif edilirdi. Küçük Başağa'nın zengin olması gözetilmezdi. Daha doğrusu Küçük Başağa'nın, Büyük Başağa'dan varlıklı olması istenmezdi. Büyük ve Küçük Başağa'nın tesbitinden sonra sohbetin 24 veya 25 kişiye tamamlanması için, orta yaşlı ve yaşlılardan sohbet toplantılarında tecrübeli yedi sekiz kişiye vazife takdim edilirdi (s. [I] 60-61). Sohbete hazırlık toplantısı için muayyen bir günde Başağalardan birinin evinde bir gece toplanılırdı. Bu toplantıya Erfene Gecesi adı verilmiştir. Erfene Gecesi'nde belirlenen yasaklar misafirlere tebliğ edilirdi. Yasaklardan sonra yemeklerin cinsi, kalitesi ve kab sayısı tespit edilirdi. Bu yapılırken yâranın iktisadî bakımdan en güçsüzünün durumu dikkate alınırdı. Eğer o, üç kaptan fazla yemek yapmak kudretinde değilse, yemek üç kap olacak denirdi. Çorba, pilav, tatlı ve sade pilav en fakir yâranın durumuna bakılarak, çorbaya yağ dökülmesin, pilava et konmasın diye kararlaştırılırdı. Bu kural hiçbir yâranın keyfine göre değiştirilemezdi (s. 61-62). Sohbette oyunlar oynanır, türküler söylenirdi. Bunlardan bazıları:
Fakirin geldi meydâne
Elinde gül tâne tâne
Başağam izin kime
Ağam sohbetin kutlu olsun.
Hacı, hacı canım hacı, yer malım yer
Başındadır altın tacı ah ağam ah
Sohbet tatlı sonu acı ah ağam ah
İç ağam sohbetin şen olsun.
Bugünkü gözle bakıldığında Yâran Sohbeti, insanların sosyalleşme ihtiyacını gidermek için ortaya çıkardığı bir gelenektir. Bu sohbetlerde yoksulların ve fakirlerin gözetilmesi, herkesin aynı sofrada aynı yemeği yemesi gibi kurallar, eşitliğin ön planda tutulduğuna delildir. Günümüzde izlerinin yok olduğu bu tür adetlerin tanınması ve yaşatılması, kültürel varlığımızın korunmasına katkı sağlayacaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder